![]() | |||||||||||||
| |||||||||||||
|
| |||||||||||||
GALERYSİTEDE ARASON YORUMLANANLARSİTEMİZE ZİYARETLER!
|
TASAVVUFUN YERİ VE DEĞERİ
Tasavvufu anlatan güzel bir makale..
Din, Yüce Allah’ın kullarını terbiyesinden ibarettir. Bu terbiye üç temel alanda gerçekleşmektedir. Birincisi inanç, ikincisi ibadet, üçüncüsü de ahlaktır. Din inanmakla başlar; ibadet ve taatle yaşanır. Edeb, güzel ahlak, ilahi sevgi, kalp temizliği, nefis terbiyesi ile Allah’a dostluğun tadına varılır. Şu halde kâmil bir mümin olmak, dini kâmil olarak yaşamaya bağlıdır. Dinimizin bu üç temel esasa dayandığını şu meşhur hadis-i şerif ortaya koymaktadır.
“Bir gün Allah Resûlü (s.a.v) Efendimiz, mescitte Sahabe-i Kiram ile oturuyordu. O esnada cemaatin içinden birisi çıkageldi. Gelen kimse, beyaz elbiseli, siyah saçlı, güzel kokulu, üzerinde yol izi bulunmayan, kimsenin de tanımadığı birisi idi. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin huzuruna kadar geldi, selam verdi, edeple önüne oturdu, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve kendisine sorular sormaya başladı. Önce:
“Ya Muhammed! Bana İslam’ın ne olduğunu haber verir misiniz? Diye sordu. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“İslam, Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna şehadet etmendir. Ayrıca namaz kılmandır, zekat vermendir, oruç tutmandır ve gücün yetiyorsa Allah’ın evini ziyaret edip hac yapmandır,” diye cevap verdi. Bu zat tekrar:
“Bana imanın ne olduğunu haber verir misiniz?” diye sordu; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“İman, Allah’a, O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, bütün iyilik ve kötülüğün bir kaderle meydana geldiğine inanmandır,” diye cevap verdi. Gelen zat, tekrar:
“İhsan nedir, bana ihsanı haber verir misin?” diye sordu; Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“İhsan, Yüce Allah’ı görüyor gibi O’na ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da, O seni görmektedir, bunu kesin olarak bilmendir,”buyurdular…[1]
Bu hadiste belirtildiği gibi, din üç temel üzerine bina edilmektedir. Bunlar: İman, ibadet, ahlak.
İman, inanç esaslarıdır. Bunu akide ve kelam alimleri inceler. İbadetleri fıkıh alimleri işler. Ahlak ise, insanın iç terbiyesidir. Ahlak terbiyesi, ilim ve ahlak konusunda kâmil insanların rehberliğinde olur. Bu kâmil insanlar daha çok bir mürşid nezaretinde tasavvuf mekteplerinde yetişir.
Bu hadis-i şerifte belirtilen ihsan, asıl hedefi iç temizliği olan tasavvuf terbiyesinin temelini oluşturmakta ve bu terbiyenin önemini ortaya koymaktadır.
Her mümine, sahih iman ve düzgün ibadet farz olduğu gibi; kalp temizliği, nefis terbiyesi ve güzel ahlak da farzdır. Bu farzları yapmaya vesile olan şeyler de onlar kadar önemlidir.
Hiçbir mümin, ben imanı ve ibadeti öğrenirim, yaparım fakat bana ihlas lazım değildir; ilahi sevgi gerekmez, benim marifetullaha ihtiyacım yok, ben kalp temizliği istemem, nefis terbiyesi ile uğraşamam diyemez. Derse hak yolda gidemez, dinini hakkıyla yaşayamaz, Yüce Allah’ın rızasını kazanamaz, hakiki huzuru bulamaz.
Bitmeyen huzur ilahi sevgiye ve zikrullaha bağlanmıştır. Hiçbir zaman değişmeyecek bu kesin hüküm Kur’an-ı Hakim’de şöyle ferman buyrulmuştur:
“Allah kendisine yönelen kulunu hidayete, rızasına giden yola erdirir. Onlar iman edenler ve kalplerini Allah’ın zikriyle huzura erdirenlerdir. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzur bulur.“[2]
İşte tasavvuf, kalbi Allah ile tanıştırıp huzura kavuşturma yollarını öğreten ve bunu bizzat gerçekleştiren bir terbiye sistemidir. Tasavvuf, güzel ahlak okuludur. Kalp temizliği ve güzel ahlak, dinin bâtınî fıkhıdır. Buna Kur’an’da takva denir. Takvaya ulaşmak için yapılan mücahedeye tezkiye denir. Tezkiye, kalbi inkar, şirk, isyan ve gaflet kirlerinden temizlemek, ruhu arındırmak, nefsi çirkin huylarından kurtarıp güzel sıfatlarla bezemektir. Bütün bunlarla hedef, Yüce Allah’ın rızasına ve dostluğuna ulaşmaktır. Hedefi Allah rızası olan bir terbiyenin elbette bütün usul ve adabı da Allah rızasına uymalıdır.
Allahu Teala, ilahi terbiyenin ve dostluğun merkezine Resûlü Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizi koymuştur. Ona uymadan kimse Yüce Allah’a gidemez, O’na dostluk yapamaz.
Allahu Teala (c.c) bu konuda bütün insanlığın önüne şu ilâhî ölçüyü koymuştur: “Rasûlüm! De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olunuz/uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok affedici ve esirgeyicidir.“[3]
Alimlerin belirttiği gibi, bu ayette geçen ‘tabi olmak’, sıradan bir tabi olmak değildir. Buradaki ittiba, Hz. Peygamber’e (s.a.v) gerçek manada duyulan bir sevgiyi içine almaktadır. Bu sevgi, Fahr-i Kainat Efendimize (s.a.v) kalple, dille, özle, sözle, hâl ve ahlak ile tam bir teslimiyetle uymayı gerektirir. Mümin, içi ve dışıyla, inanış ve yaşantısı ile sünnete uyduğu ve buna ölene kadar sımsıkı sarıldığı zaman, Yüce Allah’a itaatini gerçekleştirmiş ve O’nun sevgisini kazanmış olur.
Efendimiz (s.a.v), Ashab-ı Kiram’a (r.anhüm) dini, iman, ibadet ve ihsan boyutuyla öğretmiş, göstermiş, yaşatmış ve öylece ahireti şereflendirmiştir.
Sahabe-i Kiram da (r.anhüm) kendilerinden sonra gelenlere dini, iman, ibadet ve ihsan boyutu ile bir bütün olarak aktarmıştır. Din, ilk iki nesilde bir bütün olarak ele alınıyor, zâhirî ve bâtınî yönü aynı hassasiyetle korunuyor ve yaşanmaya çalışılıyordu.[4]
Sâdât-ı Kirâmın Yolu
Sâdât-ı Nakşibendiyye'nin büyüklerinden İmâm-ı Rabbânî (k.s) şöyle buyurur: "Sâdât-ı kirâmın yolu, sahâbe-i kirâmın yoludur. Bu büyüklerin himmet ve nazarları gerçekten çok büyüktür. Diğer yolların terbiye metotlarıyla elde edecekleri ilerlemeyi, bu yola yeni girenler daha yolun başında iken elde ettiler. Onların en belirgin özellikleri devamlı huzur bulmalarıdır.
Sâdât-ı kirâmın nazarı hasta kalplere şifadır. Onlar sahâbe-i kirâmın boyası ile boyanmışlardır. Başkaları ne derse desin!... Çünkü bunun hakikatini sonradan gelenler anlayamaz."[5], [6]
Tasavvuf Ne Demektir?
Sûfîler tasavvufu çeşitli şekillerde tarif etmişlerdir. Bazıları şöyledir: Tasavvuf, güzel ahlâktır. Tasavvuf, edebe riayet etmektir. Tasavvuf, kalbi temizlemektir. Tasavvuf, itirazı bırakıp emredilene peki demektir. Tasavvuf, nefsin kötü istek ve arzularını terketmektir. Tasavvuf, faydasız işleri bırakıp faydalı işlere yönelmektir. Tasavvuf, vakti değerlendirerek onun kıymetini bilmektir. Tasavvuf, Hz. Peygamber’in (s.a.v) sünnetine sarılarak onun ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Tasavvuf, kimseye eza ve cefa vermemektir, herkese lütuf ve ihsanda bulunmaktır, kendisine kötülük edenleri affetmektir, hastalık ve musibetlerden şikâyet etmemektir, insanlık mertebesinin en yüksek derecesine ulaşmaya çalışmaktır.[7]
Tasavvuf İhsan Mertebesidir
Tasavvuf ihsandır, ihsan mertebesidir. Hz. Resûlullah’ın (s.a.v) ve ashabının yaşadığı hayat tarzıdır. Bu hayat tarzına “ihsan” denilmiştir. Hiç kuşkusuz ihsan halinin en güzelini Allah Resûlü yaşamış ve yaşatmıştır. Ondan sonra müslümanların en faziletlileri, Resûlullah’ın ahlâkı ile ahlâklanan ve onun nurlu nazarları ile kemale eren sahabileridir. “Ben Allah’ı görmüyorsam da Allah Teâlâ beni görüyor” sözünün hakikati, sahâbe-i kirâmda olması gerektiği gibi tecelli etmiştir.
İşte tasavvuftan maksat, bu ihsan mertebesini elde edebilmektir. Nitekim büyük veli Şah-ı Nakşibend(k.s) şöyle demiştir: “Bu yoldan maksat ve ele geçen şey, devamlı Allah Teâlâ’nın huzurunda olmaktır. Ashâb-ı kirâm zamanında buna ihsan ismi verilmişti. Bu yolda ilerleme esnasında, nefsin arzularını yok etmek, nurlara ve hallere gömülmek, fenâ ve bekâ makamlarına ulaşmak, üstün ahlâk ile ahlâklanmak gibi on makam ele geçer.”[8]
Tasavvufun Konusu
Tasavvufun konusu insan, hedefi ise insanın İlâhî ahlâk ile süslenmesidir. Bu hedefin sonucu da olgun ve kâmil insan yetiştirmektir. Evet, tasavvuf, güzel ahlâkın tâlim edildiği bir mekteptir. Tasfiye ve tahliye merkezidir. Yani kalpte bulunmaması gereken kötü ahlâkları giderip onu güzel ahlâklarla süslemektir. Güzel ahlâk, dinin bâtınî fıkhıdır, iç kısmıdır. Bunun Kur’ân-ı Kerîm’deki adı takvadır. Takvaya ulaşmak için yapılan mücâhedeye tezkiye denir. Tezkiye, kalbi inkâr, şirk, isyan ve gaflet kirlerinden temizlemek, ruhu arındırmak, nefsi çirkin huylarından kurtarıp güzel sıfatlarla bezemektir. Bütün bunlarla hedef, yüce Allah’ın rızasına ve dostluğuna ulaşmaktır.[9]
Tasavvufun Amacı
Tasavvufun amacı, önce marifetullah/Allah’ı tanımak, sonra da muhabbetullah/Allah sevgisini elde etmektir. Bunun için de kalp safiyeti gerekmektedir. Her insandan iman ve ibadet istendiği gibi, kalp safiyeti, nefis terbiyesi ve güzel ahlâk da istenmektedir. Zira iman ve ibadet farz olduğu gibi, kalp tasfiyesi de farzdır. Hiç şüphesiz bu farzları yapmaya vesile olan şeyler de onlar kadar önemlidir. Hiçbir insan, ben imanla mükellef değilim diyemez. Aynı şekilde hiçbir mümin, ben ibadet etmekle mükellef değilim diyemez. Yine hiçbir mümin, ben iman ederim, ibadet de ederim, fakat bana ihlâs lazım değildir; İlâhî sevgi gerekmez, benim marifetullaha ihtiyacım yok, ben kalp temizliği istemem, nefis terbiyesi ile uğraşmam diyemez. Diyen bir kimse eksik kalır, dini hakkıyla yaşayamaz, hedefine ulaşamaz. Çünkü din, iman, İslâm ve ihsandan ibarettir. Sadece iman yetmez, ihlâssız bir ibadet de yeterli değildir.
İşte ihsan dediğimiz tasavvuf, kalbi Allah Teâlâ ile tanıştırıp itminana erdiren, huzura kavuşturma yollarını öğreten ve bunu bizzat gerçekleştirmesini hedefleyen bir terbiye sistemidir.[10]
Tasavvufun Gayesi
Necmeddin-i Kübrâ (k.s) şöyle buyuruyor: “Tasavvuf yolu, doğru yoldur. Üstelik yolların en yüce ve değerlisidir. Çünkü yollar gayesine göre değer kazanır. Tasavvuf yolunun gayesi ise Allah Teâlâ'yı tanımak ve Hz. Muhammed'in (s.a.v) bildirdiği bütün hükümleri edeple uygulamaktır. Dolayısıyla bu yolda rehberlik eden kâmil mürşidler diğer yol gösterenlerin efendisi konumundadır. Zira kâmil mürşidler, Resûlullah Efendimiz'in (s.a.v) ilminin vârisidirler. Onlar Kur'an ve Sünnet'e göre amel eden kimselerdir."[11], [12]
Tasavvufun Esası
Tasavvufun esası, âyet ve hadislerin hükümlerine göre amel etmek, dinin emirlerine sımsıkı sarılmak, Hz. Peygamber’in (s.a.v) sünnetine göre yaşamak, dinde olmayan bid‘atlardan uzak durmak, nefsin istek ve arzularını terketmek, kendi nefsine göre yorum yapmaktan kaçınmak, ruhsat arama teşebbüsünden uzak durmaktır.
Sûfî ve tasavvuf, kelime olarak Kur’an ve Sünnet’te geçmez. Ancak içerik olarak tamamen Kur’an ve Sünnet esasları üzerine kurulmuş bir terbiye sistemidir. Kur’ân-ı Kerîm’de sûfî kelimesi yerine “mukarreb” kelimesi kullanılmıştır. Gerçek sûfî, mukarrebdir.[13]Mukarrebîn, yüce Allah’ın huzurunda sevilmiş, kabul görmüş salihlerdir. Onlar, hayırlarda en önde, kullukta ve edepte zirvede olan kimselerdir. Hepsi Allah’ın dostu ve şahididir.
İşte gerçek sûfî, bu sıfata sahip olan ve kurbiyyet makamında bulunan kimsedir. Binaenaleyh “sûfî” dendiği zaman, bununla mukarrebîn makamına çıkmış veli kastedilir.
Eğer tasavvufu inkâr edenler, sadece tasavvuf ve sûfî kelimesinin Kur’ân-ı Kerîm’de bulunmadığını iddia ediyorlarsa, bunda garipsenecek bir şey yoktur; bu doğrudur. Fakat tasavvufun içerdiği manayı ve ahlâkı inkâr ederlerse, o takdirde Hz. Peygamber’in (s.a.v) getirdiği dinin tümünü ve onun bütün güzel ahlâklarını inkâr etmiş olurlar.[14]
Evet, tasavvuf, Kur’an ve Sünnet’te istenen takva hayatıdır. Kur’an ve Sünnet çerçevesinde terbiye veren kudsî, nuranî, İnsanî eğitimin genel adıdır. Hedefi, kâmil insan yetiştirmektir. Onu Allah Teâlâ gönderdi; önce Hz. Resülullah (s.a.v) tatbik etti, sonra bizlere emir buyurdu.[15]
Neden Sûfî Olunur?
Imâm-ı Rabbânî hazretleri (k.s) şöyle diyor: “Tasavvuf yoluna, bir mürşid terbiyesine girmekten maksat, imanın hakikati olan dinin inanç esaslarına kesin bir inanç ile sahip olmak ve fıkhî hükümleri kolaylıkla, muhabbetle yerine getirebilmektir."[16][17]
Tasavvufta İlk İş!
Tasavvufta ilk iş kalp temizliğidir. Kur’ân-ı Kerîm, kalbin temizliğine “tezkiye” ismini vermiş ve ebedî kurtuluşu da ona bağlamıştır.[18] Hz. Peygamber’in (s.a.v) temel görevi de tebliğ ve tezkiye olarak belirlenmiştir.[19]
Hadislerde, dinin ve güzel ahlâkın merkezinde kalp vardır. Hz. Peygamber (s.a.v), kalbin insanın dinî hayatındaki yerini şöyle tanıtmıştır:
“İnsan vücudunda öyle bir parça vardır ki o iyi olduğu zaman bütün bedenin işleri iyi ve güzel olur. O bozulduğu zaman bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o parça kalptir.”[20]
Tezkiye, kalıbı değil, kalbi temizlemektir. Bu, kalbin şirk, küfür, isyan, gaflet, haset, kin gibi manevi kirlerden arındırılmasıdır. Bu arındırma iman, nur, feyiz, tövbe, istiğfar, gözyaşı ve ibadetlerle olmaktadır. Kalp temizliği ve güzel ahlâk dinin bâtınî fıkhıdır. Buna Kur’ân-ı Kerîm’de takva denir. Kalpte bulunan ve kalp ile işlenen manevi günahlardan arınmadıkça gerçek temizlik gerçekleşmez. Hak Teâlâ,
“Günahın açığını da gizlisini de terkedin. Çünkü günah işleyenler yaptıklarının cezasını mutlaka çekecekler"[21] buyurarak, her türlü günahtan uzak durulmasını emretmiştir.
Her mümine, sahih iman ve düzgün ibadet farz olduğu gibi, kalp temizliği, nefis terbiyesi ve güzel ahlâk da farzdır. Bu farzları yapmaya vesile olan şeyler de onlar kadar önemli ve gereklidir.[22]
Tasavvuf Ve Terbiye
Tasavvuf ve tarikat, Hz. Peygamber’in (s.a.v) uyguladığı terbiye sistemidir. Allah Teâlâ, İlâhî terbiyenin merkezine onu koymuştur. Onun sünnetine uymayan kimse, nefsiyle bin yıl mücâhede ve mücadele etse bile terbiye olamaz, bir başkasını da terbiye edemez. Yüce Allah bu konuda bütün insanlığın önüne şu İlâhî ölçüyü koymuştur:
“(Resûlüm!) Onlara de ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olunuz/uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok affedici ve esirgeyicidir.”[23]
O halde olgunluğa kavuşmanın tek yolu, Resûlullah’a(s.a.v) tâbi olmaktır. Bunun ötesinde başka bir yol yoktur. Allah Resûlü, sahabilere dini iman, ibadet ve ihsan boyutuyla öğretmiş, göstermiş, yaşatmış ve öylece ahireti şereflendirmiştir. Sahabe de kendilerinden sonra gelenlere dini, bütün boyutları ile eksiksiz olarak aktarmışlardır.[24]
Gerçek Tasavvuf Nedir?
Şam'daki tasavvuf büyüklerinden birine, "Gerçek tasavvuf nedir?" diye sordular, o da şöyle cevap verdi:
"Bizden önceki dervişlerin hali idi ve şöyleydi: Görünüşte dağınık görünseler bile, manen toplu ve birlik idiler. Zamanımızın sûfîleri ise görünüşte toplu, hakikatte ise dağınıktırlar."
Eğer ikide bir gönlün başka yerlere gidiyorsa, yalnızlıkta bile huzur bulamazsın. Allah Teâlâ'nın dışındaki şeyleri gönlünden çıkardınsa, dünya işleriyle uğraşırken bile O'nunla baş başa sayılırsın.[25], [26]
Kim Ne Bilir?
Zâhir ilminde bir derya ve Hanbelî mezhebinin kurucusu olan imam Ahmed b. Hanbel (rh.a), devrin meşhur sûfîlerinden Bişr-i Hâfînin (k.s) yanına sık sık gider ve şöyle derdi:
- Ey Bişr, bana Allah Teâlâ hakkında bilgi ver, O'ndan bahset!
Talebeleri ona dediler ki: - Sen hadis ve fıkıh âlimi bir müctehidsin, çeşitli ilimlerde bir benzerin yok. Buna rağmen yalın ayaklı bir divanenin yanına gidiyorsun. Bu sana yakışır mı?
Ahmed b. Hanbel (rh.a) şöyle cevap verdi: - Evet, saymış olduğunuz ilimlerin hepsini ben ondan iyi bilirim, lâkin o Allah Teâlâ'yı benden iyi bilir.[27], [28]
Hakiki Rehber
Ali b. Vefa (rh.a) şöyle der:
"Eğer hakiki bir mürşid bulursan, insanlığının hakikatini bulmuş olursun, insanlığının hakikatini bulunca Allah'ı bulursun. Allah'ı bulunca da her şeyi bulmuş olursun. Bütün mesele böyle bir mürşidi bulmaktır. Bunu anla, ganimet bil, istifade et!"[29] [30]
Tasavvuf Haldir, Kâl Değildir
Tasavvuf kıylü kâl değil, güzel haldir, yaşantıdır. Hz. Peygamber’in (s.a.v) ve ashabının yaşadığı hayat tarzıdır. Yaşanmadıkça anlaşılmaz, tadılmadıkça anlatılamaz. Ancak yaşamakla anlaşılır, tatmakla tadı idrak edilir. Onu kelimelerle ifade etmek zordur. Bu sebeple her veli kendi tattığı veya kendisine açılan pencereden seyrettiği şekliyle tasavvufu anlatır, kendi makam ve mertebesine göre onu tarif eder. Zaten tasavvufun farklı tarifleri de bu yüzdendir.
Cüneyd-i Bağdâdî(k.s) çoğu zaman nazım halinde şöyle derdi: “Tasavvuf ilmini ancak Hakk’a âşinâ ve derin anlayış sahipleri tanır. Onu müşahede etmeyen tanıyamaz. Gözleri kapalı insan güneşin ışığını nasıl görebilir ki?”[31]
Bu sebeple tasavvufu tadan ve yaşayan ehil bir mürşidden öğrenmek lazımdır. Bir mürşid-i kâmile gitmeden, tasavvuf yoluna girmeden, bu yolun inceliklerini görmeden ve tatmadan sadece uzaktan seyretmekle bu işi anlamak mümkün değildir. Bunun içindir ki büyükler, “Mesleğiniz nedir?” diye soranlara şu cevabı verirler: “Gel, gir, gör, tat ve anla!...”
Unutmamak gerekir ki her sanat ehlinden öğrenilir. Bunun içindir ki kâinatın efendisi şöyle buyurur: "Her sanatı öğrenmek için ehli ve erbabından yardım isteyiniz.”[32]
Dinin bir kısmını teşkil eden tasavvufu, ehline ve erbabına gitmeden öğrenmek, anlamak mümkün olmaz. Bunun içindir ki yüce Mevlâ, “Şayet bilmiyorsanız zikir (ilim) ehline sorunuz”[33] buyurmaktadır. Tasavvufu da bu işin erbabı olan âriflere sormak gerekir. Bu manada İmam Kuşeyrî hazretleri şöyle buyurur:
“Tasavvufu bu işin ehli olan bir üstattan öğrenmek gereklidir. Mürşidi olmayan hiçbir yolda felah bulamaz.”[34]
Şair ne güzel söylemiş:
Tasavvuf ilmi hiç tarif edilir mi? O Hakk’ı bilmekle anlaşılır sadece ... Hakk’ı müşahede etmeyen hiç bilebilir mi? Güneş parıldasa da köre hep gece ...[35]
Alimler ve Sûfîler
İmam Şa'rânî (k.s), Ahmed b. Hanbel ve imam Şâfiî (rh.a) gibi mezhep imamlarının da gönül ehli mutasavvıfların meclisine gidip onlardan istifade ettiğini anlatıyor.
Mesela Ahmed b. Hanbel (rh.a) büyük sûfîlerden Bağdatlı Şeyh Ebû Hamza'nın (k.s) meclisine gider, onunla beraber otururdu. Fıkhî bir meseleyi çözemediğinde şeyhe,
- Şu mesele hakkında ne diyorsun ey sûfî, diye sorar fikrini alırdı.
Tasavvuf ehlini anlatmaya aslında bu kadarı yeterlidir. Şayet onlarda özel meziyetler olmasaydı Ahmed b. Hanbel (rh.a) gibi zatlar onlara ihtiyaç duymazdı.[36], [37]
Tasavvuf Güzel Ahlâktır
Tasavvuf güzel ahlâktan ibarettir. Güzel ahlâk, Hakk’ın ve halkın hukukuna riayet etmektir. Bunun tek yolu da Hz. Peygamber’e (s.a.v) samimiyetle tâbi olmaktır. Zira Hak Teâlâ onu güzel ahlâkı tamamlamak için insanlığa önder olarak göndermiş ve örnek almamızı emir buyurmuştur:
“Andolsun ki Resûlullah sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”[38]
Evet, Allah rızasını kazanmak isteyen ve O’nunla dost olmak isteyen bir kimse, Hz. Peygamber’in (s.a.v) güzel ahlâkını örnek alsın. Ahiret iyiliğini ve ahirette iyi olmayı isteyen bir kimse, onu örnek alsın. Faziletleri kazanmak isteyen ve dünyada güzel ve huzurlu bir hayat isteyen bir kimse, Hz. Resülullah’ı(s.a.v) örnek alsın. Zira Resül-i Ekrem bütün hayırlarda en ileridir. Yüce Allah faziletleri en mükemmel şekliyle onda toplamış, onu her türlü kusurlardan arındırmış ve onun yüce ahlâkını överek şöyle buyurmuştur:
“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.”[39] Peygamber Efendimiz de (s.a.v), “Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderildim”[40] buyuruyor.
Evet, onun ahlâkı, Allah’ın övdüğü ve Kur’ân-ı Kerîm’in öğrettiği temiz ahlâktır. Yüce Allah, insanlığa Kur’an’ı indirirken, İlâhî prensiplerin uygulamaya geçişini hayatıyla gösterecek bir insan olarak onu seçmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılan güzelliklerin tamamını onun şahsında toplamıştır. Onun ahlâkı bizzat Kur’an’dır. Nitekim sahabilerin, onun ahlâkı hakkında bilgi almak istemeleri üzerine, müminlerin annesi Hz. Aişe şu cevabı vermiştir:
“Siz Kur’an’ı okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’an’dı.”[41] Bu, iyi olmaktır, iyilik yapmaktır. Buna ihsan denir, böyle olana da ihsan sahibi, muhsin denir. İşte tasavvuf da bundan ibarettir. Tasavvuf, Allah ve Resûlü’nün öğrettiği edep üzere kurulmuş manevi bir ahlâk sistemidir. Bu sistemin hedefi, takva ve edeple Allah’ın rızasına ulaşmış olgun insan yetiştirmektir. Zira tasavvuf, tamamen güzel ahlâktan ibarettir. Güzel ahlâk, Allah Teâlâ’nın edebiyle edeplenmektir, Resûlullah’ın ahlâkı ile süslenmektir.
Tasavvuf dinin ahlâk kısmını tarif eder. Bu ilim, fıkıh ve kelâm gibi müstakil bir ilimdir ve alanı çok geniştir. Bu ilim, kalp, hal ve amel ilmidir. Bütünüyle dinin bir parçasıdır. Tasavvuf, bir müslümanın İslâm ahlâkı ile ahlâklanması için lazım olan bilgileri ve yolları öğreten ilimdir. Tıp ilmi, beden sağlığına ait bilgileri öğrettiği gibi, tasavvuf ilmi de kalbin, ruhun kötü huylardan kurtulmasını öğretir. Kalp hastalığının alametleri olan kötü işlerden uzaklaştırıp, Allah rızası için güzel iş ve ibadet yapmayı sağlar. Tasavvuf, güzel hal ve ahlâk sahibi salihlerin yetiştiği bir takva okuludur.
Ma‘rûf-i Kerhî hazretleri de şöyle demiştir: “Tasavvuf, güzel ve temiz ahlâk ile ahlâklanmak, kötü, çirkin huy ve özelliklerden sıyrılmaktır.”[42]
Cüneyd-i Bağdâdî(k.s) şöyle diyor: “Tasavvuf, alçak ve bayağı huylardan vazgeçip iyi ve güzel huylara yönelmektir.”[43]
Ebû Bekir Kettânî (k.s), “Tasavvuf, güzel ahlâktır” diyor ve ekliyor: “Kimin ahlâkı güzel ise tasavvuf bakımından ileridir.”[44]
Muhammed b. Ali el-Kassâb(k.s) şöyle temas etmektedir: “Tasavvuf, değerli bir zamanda, değerli bir kişi tarafından değerli kişilere karşı sergilenen ahlâkî davranışlardır.”[45][46]
EbûHafs el- Haddâd (k.s.): "Tasavvuf, tamamıyla edeplerden ibarettir. Her vaktin, halin ve makamın kendine göre bir edebi vardır. Her kim bu vakitlerdeki edeplere uymaya devam ederse Hak dostlarının ulaştığı makama ulaşır"
Ebû Muhammed Cerîrî (k.s): "Tasavvuf, yüce ve güz[47]el ahlâkın tamamını elde etmek, bozuk, düşük ahlâkın hepsini terketmektir"[48]
ŞehâbeddinSühreverdî(k.s): "Tasavvuf, evveli ilim, ortası amel, sonu da Allah'tan gelecek ikram ve ihsana nail olmaktır".[49]
Cüneyd-i Bağdâdî (k.s): "Tasavvuf, hiçbir şeye alaka duymadan (gönlü bağlamadan) Allah Teâlâ ile beraber olmaktır.”[50]buyurmuşlardır.[51]
Bir Gönüle Gir ki
En çok hadis nakleden sahabi Ebû Hüreyre (r.a) salih kimseleri sevmek, onların gönlüne girmek hususunda şunları söyler:
"Kıyamet gününde kul, Allah Teâlâ'nın huzuruna getirilir. Cenâb-ı Hak da ona, 'Benim için veli bir kulumu sevdin mi? Seni onun hatırına bağışlay | ||||||||||||